Thursday, July 19, 2007

Çocuk Denilen Mucize

Çocuklar çok çabuk büyürler!Sürekli beraberken onların ne kadar büyüdüklerini pek farketmeyiz genelde. 1-2 ay aradan sonra görüştüğümüz bir arkadaşımız , yakınımız görünce çocuğu-Maşallah ne kadar büyümüş! dediğinde,-Ya!Büyümüş mü teyzesi? bunu çocuğumuza iyi baktığımıza övgü olarak kabul ederiz.Gerçekten de bir kaç ayda bile çok büyür, değişir ve gelişir çocuklar. Özellikle ilk 3 yılda. 9 aylıkken yürüyemeyen çocuk 12 aylıkken artık yürüyor, bıcır bıcır geziyordur evin içinde. 2,5 yaşında altı bezlenen çocuğu bir kaç ay sonra gördüğümüzde -Annneeee!bitti, diye bağırıyordur tuvaletten.2 yaşında 50-100 kelimeyi yarım yamalak söyleyen afacanlar, 3 yaşında susmak nedir bilmezler.
Efe 4 yaşına yaklaşıyor, 3,5 ay sonra 4 yaşını dolduracak. Geriye dönüp baktığımda ne heyecanlar yaşattı bize. Efe 3 aylıkken ağzından salyalar akıtıyordu. Diş mi çıkarıyor yoksa, dedik doktoruna.Yok canım daha erken dedi.Efe 4,5 aylıkken 2 alt dişi ile sırıtıp duruyordu.6 aylıkken emekliyor, 7 aylıkken desteksiz oturuyor, 8 aylıkken tutunup ayağa kalkıyor, 9 aylıkken elimizden tutup yürümek için can atıyor, 10,5 aylıkkende yürüyordu. Ben bu gelişmelerin hepsine saniye saniye tanık oldum.Birgün yüzüstü yatağa bırakıp odadan çıktım döndüğümde sırtüstü yatıyordu. Yanımda arkadaşım Zeliha da vardı, ya Zeliha ben Efe'yi yüzüstü bırakmadım mı dedim,evet, dedi, ama biz yine de acaba yanlış mı hatırlıyoruz dedik, ertesi gün görünce döndüğünü emin olduk.
Genelde çocuklar önce oturur sonra emekler. Efe emekliyor ama emekleme posizyonundan oturma pozisyonuna geçemiyordu henüz. Bir gün Efe' yi yıkadım, oyun parkına bıraktım. Hızlıca bir duş alıp yanına geldiğimde Efe 'yi oturur buldum. Yine bundan yaklaşık bir ay sonra onu yıkadıktan sonra oyun parkına bıraktım, ben duş alıp döndüğümde Efe oyun parkının kenarlarından tutmuş, ayakta bana sırıtıyordu. 3 yıl sonra bile o halinin çok şirin olduğu nu hatırlıyorum. Nasıl şaşırmış , sevinmiştim. Yürümesine gelince, Efe 7 aylıkken kuzenim ısrarla kendi oğlunun kullandığı yürüteci verdi bize ve çok sık kullanmazsınız, ama ara sıra koyunca yürütece çok eğleniyorlar dedi. Ben de günde 10-15 dakika koyuyordum yürütece. Hakikaten çok keyif alıyordu, evin dört bir yanını dolaşıyor, çekmecelerin başına geçip, 15 dakikada evin altını üstüne getiriyordu.Bir ay sonra biz yurt dışına gittik bir kaç aylığına, tabi orda yürütecimiz olmayınca Efe bu keyiften mahrum kaldı. Ama bu seferde her dakika babasının ya da benim elimi tutuyor, başlıyor yalpalaya yalpalaya yürümeye. 10,5 aylıkken elini koltuktan bırakıp, bir-iki adım attı, ben eşime Efe yürüdü dedim, yok canım , sana öyle gelmiştir dedi. 1 hafta sonra Efe evde turluyordu. Bir gün -Efe 2 yaşındaydı-televizyon açık ve ekranda bir alt yazı var. Efe ekrana yaklaştı, eliyle işaret ederek, i, i, i, n, n, n diye harfleri söylemeye başladı. Alt yazı "Atilla İlhanı 'ın Anısına" ydı. Eşimde ben de şok olduk. Biz Efe 'ye 1 yaşından itibaren "dahi bebek" cdlerini izletmeye başlamıştık, ama, o yaşta harfleri öğrenmiş olacağı aklımıza bile gelmezdi.O sıralarda Efe daha doğru düzgün konuşamıyor, biz söylediği kelimelerin listesini yapıyorduk sürekli.2 . yaşgününden sonra sanki Efe ye sihirli bir el değdi, tek tük kelimeler söyleyen çocuk bülbül gibi konuşmaya başladı.Çocuklar anne babalarına gün geçmiyor ki yeni bir şaşkınlık ve mutluluk yaşatmasın.
Efe 2,5 yaşına gelinceye kadar ona kendim baktım ve her anına her gelişimine şahit oldum. Hepsini mutlulukla hatırlıyorum. İnternette anne çocuk sitelerinde çalışan annelerin yazılarını okudukça kendimi çok şanslı hissediyorum. Hepsi çocuklarının ilk adımlarını bile göremediklerinden üzüntüyle bahsediyorlar.

Friday, July 13, 2007

ANNELERİMİZDEN NELER ÖĞRENDİK !
ANNELERİMİZDEN .......
İYİ YAPILMIŞ BİR İŞİ TAKDİR ETMEYİ: Bana bakın, çıkın birbirinizi dışarda gebertin, evi daha yeni temizledim.
DUALARIN GÜCÜNÜ: Yat kalk dua et ki baban müzik setinin bozulduğunu fark etmedi.
ZAMANA KARŞI YARIŞMAYI: O oyuncaklarını topla yoksa bi tekme attığım gibi hepsini karşı sahilden toplarsın.
MANTIKLI DÜŞÜNMEYİ: Ben öyle diyorsam öyledir.
İLERİ GÖRÜŞLÜ OLMAYI: Çıkmadan önce temiz bi çamaşır giy. Yolda allah korusun başına birşeyi gelir, kirli çamaşırla etrafa rezil olursun.
HAYATIN TRAJİKOMİK YANLARINI: Sen daha orda gülmeye devam et, birazdan ben seni tam güldürücem.
HAYATIN ÇELİŞKİLERLE DOLU OLDUĞUNU: Kapa çeneni ve çorbanı iç.
DAYANIKLI OLMAYI: O ıspanak bitene kadar sofradan kalkmak yok.
HAVA RAPORU TAHMİNİ YAPMAYI: Şu dağınıklığa bak. Yabancı biri görse odanın ortasından kasırga geçmiş sanır.
ABARTMAYI: Sana 500 bin defa söyledim kirli ayakkabılarınla içeri yürüme diye.
DAVRANIŞ PSİKOLOJİSİNİ: Babana çekiceğine biraz bana çekseydin noolurdu.
OLAĞANÜSTÜ DURUMLARA HAZIRLIKLI OLMAYI: Dinleme bakalım anne sözü dinleme. Kafana meteor düşücek kenara çekil' diye bağırsam,onu bile dinlemezsin di mi.
KISKANMAYI: Dünyada senin annen baban gibi mükemmel bi aileye sahip olmayan, kaç çocuk var biliyormusun.
SABIRLI OLMAYI:Baban eve gelsin, sen görürsün.
HAKKIMIZI ALACAĞIMIZI: Eve vardığımızda ben bilirim sana yapacağımı.
DİYALOG KURMAYI: Sana bir şey sorduğumda cevap ver.NE SÖYLEYEYİM ANNE? Sus ! bana cevap verme.
TIP BİLGİLERİNİ: Gözlerini şaşı yaparken bir gün öyle kalıvereceksin, göreceksin gününü.
OLGUN OLMAYI: Bu tabağın hepsini bitirmezsen asla büyüyemezsin.
GENETİK BİLGİLERİ: Sen de o lanet olası babana çektin.
BİLGELİĞİ: Benim yaşıma gel de anlarsın o zaman.
VE ... ADALETİ: Bir gün senin de çocukların olacak, inşallah onlar da sana senin şimdi bana yaptıklarını yaparlar.
ANNELERİMİZDEN ÖĞRENDİK !!!

Thursday, June 14, 2007

TEK ÇOCUK OLMAAAAZZZZ.....MI?

Neden?Çünkü, tek çocuk problemli olur, bencil olur, paylaşmayı bilmez.Hadi geç bunları, Allah gecinden versin, sizden sonra yapayalnız mı kalsın çocuk?Tam zamanı yapın bir tane daha!
Off ya! Abarttın yani anneee!diyor, Efe zaman zaman bana ya, abarttınız yani sizde.Niye bilmesin tek çocuk paylaşmayı,niye bencil olsun? Günümüzde çocuklar 2-3 yaşından itibaren okul öncesi eğitim kurumlarına devam ediyor, yaşıtları ile oynamayı paylaşmayı öğreniyor bal gibi.İlerde anne babası öldükten sonra yapayalnız mı kalacak?Niye ki?Sosyal yönü gelişmiş, özel hayatında ve arkadaşları ile ilişkilerinde başarılı bir insan kardeşi olmasa bile yalnız kalmayacaktır hayatta. Hem anne babanın ilgisi, çocuğuna sağlayacağı olanaklar ikiye, üçe bölünüyor her çocukla, diye düşünüyorum. Ama...
Ben 5 çocuklu bir ailenin çocuğuyum.Şimde hepimiz evli barklı çoluk çocuğa karışmış insanlarız.Geriye dönüp baktığımda, büyürken ne anne babamın ilgisinin, ne sunulan maddi imkanların bölünmesinden şikayetçiydim.Çok kardeş olmak avantaj gibiydi, biz sıkılma nedir bilmedik mesela.Evde anneme yardım edecek, küçük kardeşlerle ilgilenecek ablalarım vardı.Onların küçük gelen kıyafetlerini giymek, okul kitaplarını kullanmak hiç garip gelmezdi bana.Özellikle okulların açıldığı günler geliyor aklıma, aynı anda en az dördümüz okula gittiğimiz için, yeni alınan defterler, kitaplar, kırtasiye malzemeleri salonun ortasına yığılır, başlardık seçtiğimiz süslü püslü defter- kitap kaplarıyla kaplamaya.Saatler alırdı hepimizin defter-kitaplarının kaplanması. Kimimiz, kağıdı keser, kimi bandı, kimi defteri tutar kimi yapıştırır, imece usulü hepimizin ki kaplanırdı.
Akşam yemekleri mutlaka birarada yenilirdi.Vay ben tokum, yok ben bu yemeği sevmiyorum...sıkıysa otuma sofraya. Herkes oturacak, herkes pişen yemeği yiyecek.Kural bu.Zeynocum-ki kendisi en büyüğümüzdür- hafta da birgün balık kızartırdı-ki genel de istavrit.Zavallıcık 2 kilo balığı temizler kızartır, yanına da bol havuç salatası,üzerini de zeytinle süslerdi.Evde ki işlerin çoğunu yapmak ona düşerdi, hem en büyük olduğu hem de okuldan erken ayrıldığı için.Evde bizden başka bir iki de kuzenim olurdu. Sivas'ta yaşayan amcamın çocukları İstanbul da çalıştıkları için bizde kalırlardı.Evde bulaşık makinesi de yok... Öyle olunca onca kişinin bulaşığını yıkamak, sırayla iki ablamın göreviydi.Bir gün biri ertesi gün diğeri yıkayacak bulaşıkları yıkayacak olmasına da...Sakine ablam genelde nöbetten kaytarırdı, geç saate kadar tamam yıkayacağım, yıkarım diye diye oyalanır, sonra da geç oldu, sabah kalkamayacağım diye yatardı. Onun yerine annem yıkardı bulaşıkları ama, Zeynocum kıyametleri koparırdı. Onlar evlendikten sonra nöbetler Evren'le bana geçtiğinde kaytaran hep Evren oldu.Bizim çocukluğumuzda iki kavga sebebimiz vardı.Yaşanan kavgaların biri bu bulaşık yıkama sırasından çıkardı, diğeride kıyafet yüzünden .Sakine ablam Zeyno nunkileri Evren de benim kıyafetlerimi giydiğinden bu iki grup arasında kavga eksik olmazdı-ki özellikle benimle Evren arasındakiler zaman zaman saç saça başa başa denilen cinsten olurdu.Gerçi bu kavgalarımız öyle pek te çocukluk zamanımıza denk düşmez. Ben avukat Evren muhasebeci olmuşken de çok yaptık bu kavgalardan. Sabah kalkıp hazırlanırdım, evden çıkmak üzereyim, o da ne?Kıyafetimin altına giymeyi düşündüğüm ayakkabımın yerinde yeller esiyor. Yada pantolonumun üzerine en uygun gömleğim yok!Hemen telefona sarılıp Evren 'i arardım, ben telefonun bu ucunda tehdit ve hakaretler savururken, o -tamam abla, anladım abla, hı hı, görüşürüz, hadi hoşçakal deyip, kapatıverirdi telefonu. Bu durum hafta da en az iki kere yaşanırdı. Evren 'in benim düğünümde anı defterine yazdığı yazı aynen şöyle:-Ablacım kıyafetlerini kurtardığını sanıyorsan yanılıyorsun...Gerçekten de evlendikten sonra ben altı ayın içinde 4-5 kilo alınca hiçbir kıyafetimin içine sığmaz oldum ve ben ne yaptım?Bütün kıyafetlerimi bir valize doldurup Evren 'e gönderdim. O da telefon açıp bana, Kızım madem bunları bana verecektin, zamanında bıraksaydında rahat rahat giyeydim ya! dedi.
Bayramlarda önce iki ablam ,ben ve kızkardeşim önden gidip yakınlarda oturan aile büyüklerinin elini öperdik, biz geldikten sonra da annemle babam en küçüğümüz erkek kardeşimi de alarak yanlarına, aile büyükleriyle bayramlaşmaya giderlerdi.Annem bayram için kıyafet alırken kızkardeşim Evren le benimkini aynı, ablamlarınkini de aynı alırdı.Evrenle benim, Zeynep ablamlada Sakine ablamın yaşları yakın olduğundan iki çift ikiz kardeş gibi olurduk.Babamın erkek çocuk takıntısı yüzünden en küçüğümüz Erol dünyaya gelinceye kadar peş peşe dört kız sahibi olmuş olan annemle babam, Erol'a pozitif ayrımcılık uygulamadılar hiç.Ama dört ablası olan Erol' un keyfi de pek yerindeydi doğrusu. Gerçi Evrenle aralarında çok az yaş farkı olduğundan Evren in ablalık şefkatinden(!) pek yararlanamadı Erol ama....
Şimdi 5 kardeş ancak senede bir kere bir araya gelebiliyoruz. Üçü Antalya 'da, bir ablam İstanbul da, ben Ankara'da. Ben Antalya ya gittiğimde Zeyno olmuyor, o gittiğinde ben olmuyorum. Bu yaz Evren 'in düğünü münasebeti ile iki yıldır ilk kez 5 kardeş bir aradaydık.Çok keyifli oluyor bir araya gelmek, çoluk çocuk cümbür cemaat. Kimbilir bir daha ne zaman?Benim nikahımdan sonra fotoğraf çekimlerinde fotoğrafçı-Damat Beyin kardeşleri gelsin deyince, görümcem Sibel geldi yanımıza fotoğraf çektirmeye. Ardından fotoğrafçı-şimdi de Gelin Hanımın kardeşleri buyursun dediğinde nerdeyse salonun yarısı boşaldı:)) Kardeşler, damatlar, yeğenler...
İşte bunları düşününce, neden Efe de bunları yaşamasın diyorum?Yok yanlış anlamayın, öyle beş çocuk falan değil, ama en azından bir kardeşi olsa fena olmaz diye düşünüyorum. İnsanın ne kadar yakın olurasa olsun arkadaşları, kardeşin yerini tutar mı? diyorum kendi kendime. Mesela benim oğlum Efe 'yi hangi arkadaşım, teyzeleri ya da dayısı yada halası kadar sever ki...vardır böyle arkadaşlıklar mutlaka ama...İnsanın başına bir şey geldiğinde koşacak insanlar olduğunu bilmesi, anne babası hasta olduğunda kendisi gidemese gidecek başka bir kardeşinin olması,evlenirken bebeğini dünyaya getiriken mutluluğunu paylaşacak kardeşlerinin olması,ameliyattan çıktığında kendine geldiğinde üzerine eğilmiş bir sürü baş görmesi...insana güven veriyor kardeşlerinin olması.Yeğeni olanlar bilir, farklıdır yeğen sevgisi, arkadaşınızın çocuğunu sevmekten.Ne kadar sevsenizde arkadaşınızı, en mutlu anın da da sıkıntısında da siz aileden olmadığınızdan aranıza başka insanlar, kuzenler, akrabalar giriverir.Biliyorum birbirinden nefret eden, bir birinin kuyusunu kazan kardeşlerde var, arkadaşı için canını veren insanlarda.
Tek çocuk olmanın avantajları da çok,anne babanızın kıymetlisi olursunuz, tüm imkanlar sizin için seferber edilir,siz ane baba olduğunuz da dahi onlara her ihiyaç duyduğunuzda anne babanız koşar yanınıza, çünkü başka kardeş, torun yoktur onları paylaşacağınız. Araştırmalara göre tek çocuk olanların okul ve iş hayatında başarılı olma oranları daha yüksek-ki sebebi anne babanın çok ilgilenmesi ve sunulan olanaklardır-.Öyle denildiği gibi tek çocuğun paylaşmayı bilmeyen, bencil olacağını da düşünmüyorum.Bencillik, kaprisli olmak gibi sorunların tek kardeş olmaktan değil anne babanın yanlış tutumlarından kaynaklandığını düşünüyorum. Ben kendine güveni olmayan, hayatı ana babasına zindan eden, sorunlu, bencil insanlar tanıdım, bunların ne yazık ki tamamına yakını başka kardeşleri de olan, ama kendisiyle barışık olmayan insanlardı.
Çok kardeş olmak da, anlattım , zaman zaman çok keyifli ama hem anne-baba hem çocuklar için zor bir durum, hele ailenin imkanları kısıtlıysa...çocuklara marka kıyafetler giydirememek değil sorun olan.Bence bu durumdaki en önemli sorun, çocukların eğitimine yeteri kadar kaynak ayıramamak...ve onlara ihtiyaçları olan her anda el uzatamamak.İnsan bakabileceği kadar çocuk yapmalı yapmasına da, bakmaktan sadece maddi olanakları anlamamalı insanlar.Bir anne aynı anda kaç çocuğa ilgi ve şevkat gösterebilir.Yeni doğanla ilgilenirken büyük çocuğun ihmal edilmemesi mümkün mü?Kardeşini kucağına alan annesine sokulan büyük çocuğun-ki oda belki 4-5 yaşlarında-bu hareketini kardeşini kıskanmak olarak nitelemek doğru mu?Ben bir anne- babanın maddi imkanları nasıl olursa olsun, en fazla iki çocukla sağlıklı olarak ilgilenebileceğini düşünüyorum.Tek çocuk olmaaaaaaz mı?Olur.Ama galiba iki çocuk daha iyi olur:))

Tuesday, May 29, 2007

BATAKLIĞI KURUTMAK LAZIM

Seçim arifesinde olduğumuz şu günlerde heyecanla seçim sonuçlarının tahmini ve tahlili ile meşgul beyinlerimiz.Hangi partiler barajı geçecek, hangi parti ya da partiler iktidar olacak, partilerin adayları kimler, programları nasıl...
Ülkede sorunlar diz boyu...İşsizlik, fakirlik, dış borç iç borç, AB süreci, vs. vs. Bu sorunların kaynağı ne?Hızlı nüfus artışı ve nüfusun çoğunluğunun eğitimsiz oluşu.Bu olgu ülkeyi tam bir kısır döngüye sürüklemekte. Hızla artan , genç bir nüfusa eğitim olanakları sağlamak, eğitimli nüfusa da istihdam yaratmak ülkenin büyük bir sorunu. Eğitimli nüfus iş hayatına giremediği müddetçe ülkenin vergi kaynakları artmamakta, dolayısı ile yine nüfusa eğitim ve iş olanakları yaratma sorunu ile karşılaşılmakta.Eğitimsiz, niteliksiz kitle ise zaten hazineye büyük bir yük getirmekte. Gün geçmiyor ki gazetelerde veya televizyonlarda, işsiz, hasta, evsiz barksız ama en az 6-7 çocuklu bir anne yada babanın-Devlet bize yardım etsin, bize sahip çıksın! feryadını duymayalım ya da okumayalım. Şöyle etrafınızdaki eğitimli, iş güç sahibi çiftlere bir göz atın. En fazla 2 çocukları olan,doğumlarını dahi devlet yada SSK. hastanelerinde değil özel hastanelerde yapan, çocuklarını özel doktor veya hastanelere götüren, aşılarını bile sağlık ocaklarında ücretsiz değil,özel hastanelerde yaptıran, çocuklarını özel okullara gönderen, çalışıp üreten ve devlete vergisini ödeyen bu kitle , fakir olmaktan , devletin kendisine sahip çıkmadığından yakınan 7 -8 çocuklu bir aile ile kıyaslandığında devlet kaynaklarından daha az pay almaktadır.
Ülkenin hemen hemen tüm sorunlarının kaynağı hızlı ve niteliksiz nüfus artışıdır.İktidara kim gelirse gelsin ilk el atacağı konu bu olmalı, bu konuda uzun vadeli planlar yapılmalı,halk bu konuda biliçlendirilmeli, çok çocuğu olanlara destek değil ek vergiler vs. yolu ile çok çocuk sahibi olmaktan caydırma yoluna gidilmeli, bu konuda ciddi bir politika takip edilmelidir. Sorgulamayan, düşünmeyen, araştırmayan, hesap sormayan, karnını doyurmanın ısınmanın derdine düşmüş, 1 kilo pirince 1 ton kömüre tav olan kitleler belki de iktidarların işine geliyordur. Ne dersiniz.
Ülkedeki asayiş sorunununda sebebi yine fazla nüfustur. Çocuklarının isimlerini ve sayılarını dahi bilmeyen anne babaların ülkedeki kapkaççı, tinerci terörünün müsebbibi oldukları ortada. Ülkede derhal bir seferberlik başlatılmalı. Bu sefeberliğin amacı sadece insanlara doğum kontrolü yöntemlerini anlatmak olmamalı, çok cocuk sahibi olmanın sakıncaları ve sonuçları konusunda bilinçlendirilmeli halk.İstatistikler gösteriyor ki, eğitimli insanların sahip oldukları çocuk sayısı hızla düşmekte, eğitimsiz,işsiz, niteliksiz kitlenin çocuk sayısında ise ne yazık ki bir düşüş gözlenmemektedir.
Genç ve büyük bir nüfusa sahip olmak günümüz dünyasında, eğer bu nüfus eğitimli, donanımlı değilse bir avantaj değil, dezavantajdır. Ülkemizde insanlar sadece üniversite eğitimine özendirilerek, gençler üniversite öğrenciliğine uzayan yollarda senelerce süründürülmekte, ezilmekte, psikolojileri bozulmakta, aileleri de tabiri caizse kaz gibi yolunmaktadır. Netice de ÖSS köprüsünü geçebilip, üniversite öğrencisi olanların büyük çoğunluğu, üniversitenin kapısından girer girmez hayalkırıklığına uğramakta, lise eğitiminden farksız, ezberciliğe dayanan bir eğitim, ilkokul binalarında farksız fakülte binaları,işe başvurularda verdiği diplomlar bile 2. sınıf sayılan üniversitelerle karşılaşmaktalar.ÖSS yi kazanamayanlar da aynı süreci bir daha bir daha yaşamakta, bu arada bir meslek kursuna ya da yüksek okula gidip meslek ve iş sahibi olma imkanını da kaçmakta yada gecikmektedir.Gençler yeteneklerini ve seçeneklerini iyi tahlil etmeli, olanakları ve eğitimi iyi olmayan bir üniversitede örneğin inşaat mühendisliği okuyup, sonunda işsiz kalmaktansa 2 yıllık yüksekokullarda inşaat teknikerliği okuyup bir an önce meslek ve iş sahibi olma yoluna gitmelidirler.
Konu konuyu açtı, nerelere geldim.Ülkenin sıkıntılarından,sorunlarından kurtulmasının tek yolu, hızlı nüfus artışını durudurmak ve eğitim için bir seferberlik başlatmaktır. Kayığa dolan suyu kovalarla boşaltmak çözüm değildir.Suyun girdiği deliği kapatmak lazım.
Elbetteki Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir.Vatandaşına eğitim, sağlık olanakları sunmak sosyal hukuk devletinin görevleridir. Ama, sosyal hukuk devletinin görevini yapabilmesi için, gelirinin bu hizmetleri karşılamaya yetmesi gerekir. Örneğin, SSK.lı bir işçiyi ele alalım, çalışmakta,SSK. primlerini ödemekte, vergisini vermekte, ekonomiye katkı sağlamaktadır. Ancak bu işçinin bakmakla yükümlü olduğu 5 çocuğu, eşi ve anne -babası olduğunu düşünelim. Bu 5 çocuk devlet okullarında ücretsiz okuyacak, işçinin kendisi dışında 8 aile ferdi daha sağlık hizmeti alacaktır.Hangi sosyal devlet bu yükün altından kalkabilir.
Özetle, hızlı ve niteliksiz nüfus artışı, devlete ve topluma hem ekonomik hem de sosyal bir yük getirmektedir.Bu yük azaltılmadan, ülkenin sorunlarını çözebilmesi mümkün değildir. Sırtında 30 kilo yük taşıyan bir insanın hızlı koşabilmesini bekleyemeyiz:)değil mi?

Monday, May 14, 2007

BİZE HERGÜN ANNELER GÜNÜ...

Bir anneler gününü daha geride bıraktık.Son 3 yıldır bugün benim için iki kat daha anlamlı olmalıydı belki ama , aksine anlamını yitirdi sanki anne olduktan sonra. Dün şöyle bir yokladım kendimi, anneler günü olmasından dolayı hiçbir beklenti içine girmemişim, hiçbir heyecanım yok. Zaten annemi sık sık ararım, yine aradım, fazladan anneler gününü kutladım. Kayınvalidemi ve ablalarımı da arayıp, anneler günlerini kutladım. Oğlum henüz bugüne önem veremeyecek kadar küçük olduğundan mı bilmiyorum, hiçbir heyecan yaşamadım, bir farklılık hissetmedim. Ama tabiki, bu günün nimetlerinden yararlanmadım değil, bu pazar evde yemek yapmadım, sabah kahvaltımızı bile dışarda yaptık:))
Çocuk doğumundan, hayır doğumundan değil , annesinin karnında kımıldadığı ilk andan itibaren anneyi öyle bir duygu bombardımanına tutuyor ki...Mutluluk, heyecan, merak, endişe...Sabaha kadar uykusuz kalmak hiçbir anneye zor gelmez, ama, 1 aylık bebeğini uyurken seyreden bir annenin bebeğinin nefes almadığını sandığı bir tek saniyede hissettiği, korku, endişe, dehşet-hiçbiri uygun kelime değil bu hissi anlatmak için. Hiç yaşamadığım bu anı hayal etmek bile korkunç. Allah hiçbir anneye yaşatmasın-... Neden çok değerli annelerimiz, geceleri uykusuz kaldığı, yemeyip yedirdiği, giymeyip giydirdiği için mi?Çocuğa iyi bakmak, sağlıklı beslemek, uykusuna, temizliğine özen göstermek elbetteki çok önemli, ama en önemlisi gösterilen sevgidir. Belki, hangi anne çocuğunu sevmezki diyebilirsiniz, elbette, her anne çocuğunu sever, ama ,önemli olan bunu çocuğa göstermek, hissettirmektir. Çocuklar öpülüp, okşanmak, koklanmak ister, annesine sarılmak,onun göğsünde uyumak ister. Çocuğuma maddi olarak iyi imkanlar sağlayamıyorum diye üzülmesin hiçbir anne.Bir çocuğa sevgiyle, güzel sözler eşliğinde yedirilmemiş bir yemeğin besin değeri sanıldığı kadar yüksek değildir. Yurtlarda yetişen çocukların ne kadar iyi şartlarda bakılırsa bakılsın, anne şefkati ile büyüyen çocuklar kadar fiziki gelişim gösteremediklerini okumuştum bir araştırmada.
Yetişkin insanların duydukları özgüven, bence çocukluklarında anne babalarının onlara duyduğu, gösterdiği sevgi ve güven ile doğru orantılıdır.Çocuğunuza yapacağınız en büyük iyilik onu sevgiyle büyütmektir, doğrusu, sevginizi göstermektir.Çocuğunuza ne kadar kızgın olursanız olun, ne yapmış olursa olsun, hareketine kızdığınızı, onaylamadığınızı söyleyin, ama, ona asla, seni artık sevmiyorum, demeyin.Ne kadar kızarsanız kızın, size yanaşan, kucağınıza gelmek isteyen yavrunuzu itmeyin.Çocuklarımızın sağlıklı, mutlu olduğunu bildiğimiz her gün bize anneler günü...
Not:Bir anne olarak söylüyorum, öyle laf olsun, adet yerini bulsun diye, evin eksik gedik ne kadar mutfak aleti, eşyası varsa kadıncağızlara hediye diye alıp yutturmaya kalkmayın her anneler gününde.Ütü ve mutfak robotundan başka hediye yok mu annenize alabileceğiniz allahaşkınıza...

Friday, May 11, 2007

YAZ GELDİ:))

Nihayet!Bu sene pek ılık bir kış geçirsek de, yaz ayını yine de iple çekiyor insan. Günler uzadı, sıcak, aydınlık. Böyle havalar insan psikolojisine çok iyi geliyor. Kendini mutsuz, depresif hisseden insanlara açık havada yapacakları bir yürüyüş çok iyi gelecektir.Lafı uzatmayayım, belki çoğu insan, kışlıkları kaldırıp, yazlık kıyafetleri çıkarma işini çoktan yapmıştır. Ben henüz yapmadım, yani, tam olarak yapmadım. Şimdi bizim hem yazlık hem kışlıklar ortada. Hepsi birbirine karışmış vaziyette.Bu hafta sonu bu konuya el atmayı düşünüyorum, ama, nereden başlayacağım işe bilemiyorum.
Önce plan yapmalıyım. Galiba en iyisi evden derhal uzaklaştırılacak kıyafetleri ayırmakla işe başlamalıyım.Dar gelenler, bol gelenler, eskiyenler, modası geçenler, giymekten bıkılanlar ayrılacak, giyilemeyecek durumda olanlar-ki artık hiçbirimiz bir kıyafeti iyice eskiyinceye kadar giymiyoruz. - özellikle penye tişörtler, temizlik bezi olarak seçilecek, kalanı atılacak, iyi durumda olanlar temizlenip ihtiyaç sahiplerine verilecek, kalanlar yıkanıp ütülenip, el altında olmayan raflara, çekmecelere bir daha ki kışa kadar istiflenecek, yazlık kıyafetler elden geçirilecek, geçen yaz sonu kıyamayıp, giyilir seneye de dediğim, ama şimdi pekte gözüme hoş gelmeyenler ayıklanacak,kalanlar uzunca süredir katlı kaldıklarından şöyle kısa programda bir yıkanacak, ütülenip, el altındaki raflara çekmecelere yerleştirilecekler.Bütün bu işlemler hem kendi kıyafetlerime hem de eşimle oğlumun kıyafetlerine uygulanacak.
Bu ayıklama işleminin her sezon sonunda yapılması lazım, yoksa bir iki sene sonra çekmece dolap ağzına kadar dolu, ama giyecek şey bulamaz oluyorsunuz. Siz çok kıyafetiniz var sanıyorsunuz ama,elinizi attığınızda , eski, dar, demode kıyafet geliyor ele.
Kışlık kıyafetleri kaldırırken mutlaka yıkayıp ütüleyip, şöyle bir elden geçirip, kopuk düğmesini söküğünü dikmek lazım. Mantolar, kabanlar kuru temizleme yaptırılmalı, ayakkabılarda silinip, boyanıp, içlerine kalıp koyarak kaldırılmalı.
İnsan ilk evlendiğinde ya da şöyle diyeyim, ailesinden ayrılıp ayrı bir eve çıktığında, ev son derece yalın, derli toplu oluyor. Zaman geçtikçe, eve alınan eşyalar, aksesuarlar, kitaplar, cd'ler , kıyafetler derken, ev de çığ gibi büyüyen, size yaşam alanı bile bırakmayan bir eşya kalabalığı oluşuyor.Eğer annelerimizin mantığı ile yaklaşıp, bunları atamazsak-bu eski kilimi pikniğe gidersek kullanırız, şu eski perdeyi yazlık olursa takarız, eski süpürge kalsın bakarsın yenisi bozulursa kullanırız diye diye- evin en az bir odasını kullanılmayan ve aslında hiç de kullanılmayacak eşyalara özgülemek zorunda kalırız.
Yenisini aldığımız eşyaların eskileri kullanılabilecek durumdaysa bunları ihtiyacı olan birisine vermeliyiz. Bizim için eski olan bir halı, ev tutan bir üniversite öğrencisi için çok makbule geçebilir. Yada artık sıkıldığımız için yenisini aldığımız bir koltuk takımına çok ihtiyacı olan insanlar vardır mutlaka.
Şimdi acayip gaza geldim...Bu hafta sonu yapacak çok işim var çooook....

Thursday, May 10, 2007

Çocuk dediğin; "yapma"deyince yapmaz,"yat" deyince yatar.
Çocuk dediğin; önüne konanı yer,yeni icatlar çıkarmaz
Çocuk dediğin; ders çalışır, dik kafalılık etmez.
Çocuk dediğin; çok soru sormaz,karşılık vermez.
Çocuk dediğin; paylanınca önüne bakar,evi dağıtmaz.
Çocuk dediğin; herşeyi istemez,her duyduğunu söylemez.
Çocuk dediğin; anasından,babasındankorkar,
"şimdi seni gebertirim" denince suspus olur.
Çocuk dediğin; her önüne gelenleoynamaz,
büyüklerin vurduğu yerde gül biteceğini bilir.
Çocuk dediğin; verilen öğütlerin dışına çıkmaz,
ağaca da çıkmaz,kapının önüne çıkar.
Çocuk dediğin; durmadan ıslık çalmaz,yemekten önce mandalina yemez.
Çocuk dediğin; hep top peşinde koşmaz,
kuş peşinde de koşmaz,kız peşinde de koşmaz.
Çocuk dediğin; büyüklerin bir dediğiniiki ettirmez, zırtpırt televizyonu açmaz. Çocuk dediğin; söylenen işten kaçmaz,anasının babasının odasını açmaz,
kapı çalınınca, koşup kapıyı açar.
Çocuk dediğin; insanın tepesine binmez,
akşama kadar bisiklete de binmez.
Çocuk dediğin; kimsenin dalına basmaz,
ıslak yerlere de basmaz.
Çocuk dediğin; sofrada adam gibi oturur,
büyüklerin yanında oturmaz,haytalık etmez.
Çocuk dediğin; çocukluğunu bilir,saygı suygu bilir,
dersini de bilir.
Çocuk dediğin; insanın kafasını şişirmez,
pırtlatmak için avucunu şişirmez,çok gülmez.
Çocuk dediğin; çağrılınca gelir,yemek saatinde eve gelir,
yüzüne bakılınca kendine gelir
Büyüklere gelince... Onlar büyüktür. Herşeyi yapabilirler.
“VE ÇOCUKLAR YAŞLANIP ÖLÜNCEYE DEK, HER ŞEYİ BÜYÜKLERİNYAPABİLECEKLERİNE İNANARAK YAŞARLAR.”ÇOCUK DEDİĞİN...
Çetin Altan